iyi günler, nasılsınız, bir sanata dönüştü mü sizin de travmalarınız ?

iyi günler, nasılsınız, bir sanata dönüştü mü sizin de travmalarınız ?

14 Mayıs 2011 Cumartesi

bazen gidersin, sırf dönebilmek için

--- spoiler ---

-üff eski sevgilimi hatırladım ya
+hangisini?
-ya, işte onu hatırlıyamadım...

--- spoiler ---

" bir hayat izledim filmim değişti " 



KAYBEDENLER KULÜBÜ'den dem vuruyorum. ilk önce cüretkarlıkla sıkı bir tespitte bulunmak istiyorum; evet evet bunu yapacak kadar kıçıma güvenebilecek bir film izledim, o yüzden şuan için zarımı bu tespitimde yamulma ihtimaline rağmen kaybedenler kulübü için atıyorum, de hayde;

henüz hangi türde olduğunu kestiremedim fakat türk sinemasının en iyi beş filmi arasına girebilecek bir film olmuş, ezberi bozmuş ve türk sinema kültürüne bambaşka bir soluk getirmiştir. belki senaryosuyla belki de gerçek bir hikayenin aslına sadık kalınıp böylesi güzel bir senaryo ve oyunculuk başarısıyla vizyona aktarılmasından dolayı.. ayrıca film müzikler için yorum yapmak bile istemiyorum, melancholy man ve ışıkların kesilmesi sahnesinde hep bir ağızdan çakmaklar yakılarak söylenen asu maralman'ın " sigaramın dumanı da dumanı " parçası enfesti. insan böylesi güzel nostaljik parçaları nasıl olur da keşfedemez diye üzülüyor. gelelim filmin bendeki hikayesine ve hala aklımda dolanan o muazzam sahnelerinden sonraki izlenimlerime..

öncelikle böyle bir filmin vizyona gireceğini sanal ortamda fark ettim. adından olsa gerek ki; yediğin aşk tripleri atan, antin kuntin türk filmlerinden biri olduğunu düşündüm. velhasıl bir çok köşe yazarının bu film hakkındaki öngörülerini okuyunca merak ve ilgim aksi yönde arttı. bir an için önyargı tohumlarımı evcilleştirdim. derken senaryosu hakkında araştırma yaptım ve senaryonun bundan yıllar önce " kaybedenler kulübü " adında bir radyo programı yapan iki havadar titremenin hikayesinden harmanlandığını öğrendim. sonra dedim ki, kim lan bu kaybedenler kulubü ? tıp kı mete avunduk'un kimdir bu erol egemen sendromu gibi..

• • • • • •

bu herifler doksanlı yılların sonuna doğru kent fm aracılığıyla türkiyenin ilk radyosunu kurmuşlar. pek anarşist ve başkaları bizim yaptığımız bu işe ne der tribi olmadan, gayet samimi ve sansürsüz bir üslupla günlerce dinlenilebilme tedirginliği olmadan yayın yapmışlar. internetten programın eski kayıtlarına ulaştım. filmi izlemeden önce böylesi orjinal adamların varlığını nasıl keşfetmemişim diye büyük bir hayıflanmaya düştüm. uzun uzun dinledim ve olaylarını, jargonlarını anlamaya çalıştım. program içerisindeki üslupları, bu iki kafadar elemanın doğaçlama diyalogları, espri tarzları, programın gidişatını rahatlıkla plansız programsız bir şekilde muazzam bir halde sürüklemeleri, dinleyicileriyle çekinmeden ve gayet samimi bir şekilde başkalarının kuramayacağı cümlelerle muhattap olmaları müthiş bir tarz geldi bana. programı dinlemekle geçen her dakikayla beraber, nasıl da böylesi orjinal heriflerin varlığından bihaber değilmişim yakınmaları artıyordu. bir kaç dakikalığına da olsa, o yıllarda canlı canlı bu programa şahit olmak için nelerimi vermezdim, ama kısfmet olmamıştı işte, sonra hala program kayıtlarına ulaşalabilme ihtimali olduğu için sevindirik oldum.

herifler yalnızlığın dibine vuruyor, üstlelik bu ruh hallerini öylesine güzel tiye alıyorlardı ki, kaybeden olmayı benimsemiş bir havada mutsuzluklarıyla geçinebilmenin sanatını icra ediyorlardı belkide. muhabbet fonda viski şişelerinin tokuşturma sesiyle renkleniyor, muhabbet araları suskunlar yaşanıyor, zeki ve muhabbetleri güzel olan bu elemanların kafalarının güzel olmasıyla beraber kelimelere dökülemeyen hissiyatlar o yayında somutlaştırılıyordu. arada bir dinleyici muhabbete katılıyor, sanki kırk yıllık ahbapmışcasına konuya ortak oluyor, bazen bu elemanlar dinleyiciyi unutup muhabbete devam ederken, sessizliği fırsat bilip konuya ortam olmak isteyen bağyan dinleyicisinin, " e ben varım burda " demesinin ardından sizinle yatmış mıydık cevabı veriliyor. çok tuhaf ve bir o kadar da hoş..

• • • • • •

tabi ki diyaloglar, dinleyiciler ile bu iki kafadar elemanın arasında gelişen ayarsız muhabbetler, programın ambiyansı ile yaşanan enstantaneler, kullanılan jargonu bu kadar sığ değil; zaten programı dinleyince bu adamlar film olur diyorsun velhasıl dinlediğin bu manzara ile beyninde oluşturduğun ütopyada radyo programındaki elemanları, onların imgelerini, yaşam tarzlarını, bulundukları coğrafyayı koyacak bir yer bulamıyorsun, somutlaştıramıyorsun, özünü zedelemeden bu elemanların hikayelerini başka bir bedenlere yansıtıp olaylarını somutlaştırmaya korkuyorsun fakat gel gelelim bu çılgınca düşünceyi tolga örnek öylesine güzel bir şekilde hayata geçirmiş ki, film olması gereken bu iki titremenin radyo yayını ve yaşantıları, tekrar vücut bulmuş.. radyo programı için söylenecek çok şey var, bakın tolga örnek filmini yapmış, biz burda uzun uzun anlatsak ne fayda, o yüzden gelelim film anektodlarına..

• • • • • •

ben sıkı bir film takipçisi ve çoğunlukla filmi yerinde, sinemada izleyen bir bünye değilim. çevremde, vizyona girmeden ses getiren filmleri aylarca bekleyip heyecan duyan arkadaşlarım mevcut. yalnız bu konuda ben onlar kadar cesur olamıyorum. çünkü hem film kültürümün çıtasını düşürmekten korkuyorum hem de aylarca böyle heyecan duyup beklenti yarattığım filmleri izledikten sonra ufak bir endişe duyup o yapıtın bende uyandırdığı hayal kırıklığıyla film kültürümün zedelenmesini ve benim de sinemalara küsmemi istemiyorum. yakın zamanda heyecanla beklediğim tek film av mevsimiydi, vizyona girmeden gün sayıyordum ve girer girmez ilk günden sinemaya gitmeyi planlıyordum fakat kısmet olmadı. filmi haftalar sonra netten izledim, ne gariptir ki böyle geliştiği için de pişman olmadım. fakat bu filmin benden uyandırdığı ilk his çok farklı oldu ve hayatımda ilk defa bir filmi vizyona girdiği ilk gün izledim, hem de o gün, içinde bulunduğum olumsuz şartların hatsafhada olmasına rağmen..

film tutkunu ve kolay kolay bi boku beğenmeyen arkadaşlarımı örgütleyip sinemanın yolunu tuttuk. pek hevessizlerdi ve ben de ilk defa onlara böyle diretiyordum, çünkü ilk defa referans olduğum bir şey için bu kadar emindim. filme başlamadan önce sinemanın önünde vizyona giren fimlerin afişlerine gözümüz kaydı. hepsi de şaşalı, bütçesi yüksek, alengirli filmlerdi. birden yanımdaki arkadaşım " ulan biz niye böyle filmler yapamıyoruz, hepsi kıytırık, düşük bütçeli, komedi ya da duygusal aşk filmleri " diye hayıflandı. o an için suskunluğumla bu düşüncesine hak vermiş gibi görünsem de içten içe bu sızlanışın cevabını bir kaç dakika sonra kaybedenler kulubünün vereceğini biliyordum. film başladı ve ne talihsiz bir durumdur ki küçük salonda izleme şansı bulduk, biraz burun çevirdik ama olsundu..

daha ilk diyaloglarla beraber filmin bizde uyandırdığı yankıların büyük olacağının sinyallerini almıştık. yalnız benim karşılaşacağım küçük bir sürpriz vardı bundan dolayı üzüldüm. eski kayıtları dinlediğimden ötür filmde geçen repliklerin neredeyse % de seksenini biliyordum ve bir çok arkadaşımın o an için heyecanla duyduğu jargonları ben çoktan tüketmiştim ve tuhaf bir gülümsemeyle karşılıyordum. bu yüzden filmde eleştridiğim tek nokta bu oldu belkide. radyo yayınının orjinalinde bu iki eleman alkolle iyice puslanmış bir ses tonuyla muhabbetler kuruyor, filmdeki nejat işler ve yiğit özşener'in üslubundan daha karizmatik ve etkileyici bir şekilde üsluplarıyla büyülüyorlardı. yani radyo yayını esnasında bulundukları haller, şöyle kafada canlandırılmaya çalışılsa; daha dağılmış, alkol sızlanışlarıyla seslerin arada bölükleştiği, rakı masası fonunda sendelenen iki elemanın havadar tavırları rahatlıkla anlaşılabilirdi. nejat işler büründüğü karekterin hakkını vermişti fakat radyo yayını esnasındaki yiğit özşener ile geçen muhabbetleri beni doyurmadı. tabi böyle bir olumsuzluk mutlaka olur, böyle bir atasözü vardı, şuan aklıma gelmiyor, sonra iliştiririm..

neyse, filmde dikkat çeken en büyük ayrıntılar seks sahneleriydi, " aman ne ayıp, bu kadarı da oha " diye demiyorum, ben ilk defa böylesine müstehcen sahneleri toplum içerisinde olduğum halde utanmayarak ve gayet normal bir şekilde izledim. adamlar sevişmenin müstehcenliğinden sıyrılıp adeta sanat yapmışlar, bence bu detay türk filmlerindeki seks sahneleri kültürünün çığır aşan yanı olmuş. diğer yandan radyo yayının orjinallerinindeki dinleyici titremeleri o kadar güzel yansıtılmış ve dinleyicilerin mekanları ve bulundukları ruh halleriyle tavırları öylesine sağlam bir halde vücut bulmuş ki, belkide bu yanıyla orjinalinden daha gerçekçi bir hal yaratmış. takdir ettim. nejat işleri pek küstah buluyordum, karizmatikliği ve aylak adamlığıyla sükse yaratmaya çalıştığını zannediyordum fakat bu filmde öğrendim ki adam gerçekten tüm boşvermişliğine rağmen sevilebilecek bir tipmiş. yiğit özşener'in ise ilk defa ilişkisel anlamda bu kadar tempoda ve bol ekşınlı bir titremede olduğuna şahit oldum. normalde hep aciz, terk edilen, aşk ve seks hayatı nadasta olan rollerde gördük onu, bu iyi olmuş bak. olumsuz bulduğum diğer ve en büyük detayda, senaryoda olan repliklerin pek sığ kalması. öyle ki " çok yalnızım, kim lan bu erol egemen, standart, sizinleş yatmış mıydık " repliklerinden öteye gidilmemiş, oysa daha güzel ve yansıtılması gereken jargonlar ve diyaloglar vardı, keşke bu ayrıntıya dikkat edilseydi. diğer yandan senaryoya aşk da sıkıştırılmış, çok da iyi olmuş ve o bank sahnesindeki nejat işlerin mimikleri, hatunun " gitme de gitmiyeyim " sızlanışlarına rağmen, içerisinde delice gitme deme isteği olmasına rağmen bakışlarıyla güçlülüğünü koruması, aşkı için kimliğinden etkilenmeyip hatuna teslim olmaması beni çok etkiledi. zaten orada açıp kollarını gitme diyeydi, aha alışılageldik bir aşk senaryosu diye çok üzülür ve hayal kırıklığı yaşadık. orada herifin haline çok üzülsem de içimden derin bir oh çektim. bir de ben kaan caydamli ve mete avunduk'u bir şekilde bir kaç saniyede olsa filmde görme sürprizi bekliyordum, olmadı fakat, mutlaka bildikleri bir şey vardır elbet, belkide senaryonun büyüsünü bozmak istemediklerinden olsa gerek. şimdi ulaştım bir bilgiye göre de böyle bir teklifte bulunulmuş ve müdahale etmek istemediklerinden kabul etmemişler.

- "ne demiş orhan veli?"
+ "ne demiş?"
- "bilmiyorum ama illaki bir şey demiştir.

o değil de yiğit özşener'in annesi rolündeki hanımla kurmuş oldukları edebi içten diyaloglar gibi " anne- oğul muhabbetleri " var mı acaba bir yerlerde. ulan keşke o tarz diyaloglar kurabileceğim bir annem olsaydı. ben öyle bir anne henüz tanımadım, siz daha önce şahit olmuş muydunuz ?

• • • • • •

diyeceğim odur ki, dört dörtlük bir film olmuş. izlerken sadece filmden ibaret olduğunu hissettirmiyor, hayatın bir çok tespit edilmesi zor gerçeklerini midenize sağ ve sol kroşelerle indiriyor. sahneler arasındaki sıkıştırılmış ufak detaylar ve dinleyici titremeleri de muazzam yansıtılmış, hele ki sendromlarına bir son vermek isteyip ölümü düşünen ve kaybedenler kulübünü dinledikten sonra intiharın eşiğinden dönen o eleman, hemen arkasında beliren radyonun kayıt arşivi, taksi durağında pür dikkat yayını dinleyen amcalarımız, pencere kenarına utangaç bir tavırla mağrukça yayına ortak olmaya çalışan hanımkız, yiğit özşener'in seksi an ve an yaşatan o betimlemesinden sonra yakılan vücut bulmamış hayali orgazm sigaları enfes ötesi. diğer yandan da anlayacağım şu ki; loser olmanın her bünyeye nasip olmadığını ve herkesin bu kaybedişliğin vermiş olduğu saf huzuru taşıyabilemeyeceği. diğer bir sürpriz de ezel'den göz aşınalığı olduğumuz temmuz ( rıza kocaoğlu ) ve cengiz (yiğit özşener" karekterlerinin filmde bambaşka karekterle karşımızda olması, hele ki filmde gündelik sıradanlıkları ve tembelliğini öylesine sıradışı bir halde yansıtan bir rıza kocaoğlu var ki, belkide en çok güldüğümüz sahneler onunkiydi ve filme bambaşka bir renk katmış.

- kızların yanlışı ne biliyor musun?
- nedir ?
- önce bir erkeğin özelliklerine vurulur aşık olurlar, 

sonra o özellikleri, onun elinden almaya çalışırlar

yalnız korktuğum bir anektod şu ki, bu filmdeki repliklerin bir kaç gün sonra feysbuk ve twitterda tıp ki aşk tesadükleri sever gibi meze edilmesi. ama yanımdaki bir kaç kültürsüz arkadaşımın filmden bir şey anlamaması ve saçma bulması sayesinde bu korkum evcilleşti, her kesimin keşfedip benimseyeceği bir film değil. umarım öyle olur. ki zaten bildiğim kadarıyla kaybedenler kulübü radyo yayının son bulmasının nedeni de popüler kültürün mezesi olmaktan korkup bu gidişata bir son vermek için zirvede bırakmak değil miydi ?

dün best fm'e konuk olan tolga örnek " bu filmi popülizim ve maddiyat kaygısıyla yapmadık, ama gişenin iyi olmasıyla iyi bir maddi gelir olursa bunun için de üzülmeyiz " demişti, bu açıklama beni rahatlattı. bakın ben de üzerine basarak tedirginlikle belirtmek istiyorum, ki nolur bu film sasıl kaybedenler kulübünü hayata geçiren kaan caydamli ve mete avunduk'un gerçek hazinesine ve yaratmış oldukları bu kültüre istinaden popülizmin mezesi olmasın ve kaybedenler kulübünün zihnimizdeki o hali zedelenmesin..

eminim ki filmi izleyen bir çok insan, bundan sonraki hayatında bir kaan caydamli ve bir mete avunduk olmak istemiştir. belki loserliklerinin karizması için belki alengirli yaşamları için belki de içi dolu bir bünye olmalarına rağmen gideri oldukları halde hayattan rant sağlama derdi olmadan aylak bir yaşam tarzı seçmesinden ötürüdür ama ben en çok o banktaki aşka kimliğini teslim etmeyen adam olabilmek isterdim, çünkü bu güçlülükte olmak o kadar zor ki.. ha unutmadan; nejat işlerin filmdeki karekterini ıssız adamla özdeşleştirip aynı zamanda film için fight clup'dan esinlenilmiş çemkirmelerini yapanları ıslatıp kızılcık sopasıyla dövüyorlarmış, ben öyle duydum. afedersiniz ama bir siki de beğenin ve kulp takmayın be kardeşim.

satırlarımı programın eski radyo kayıtlarına ulaşabileceğiniz linklerle sonlandırmak istiyorum;

http://www.zoosland.com/trip/kaybedenler.asp 2000li yıllara ait kayıtlar

http://www.youtube.com/watch?v=qadjzrphocs eski kayıtlardan bir kısım

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/...9/10/17/150627.asp kaan çaydamlı ve mete avunduk röportajı

http://soundcloud.com/...ybedenler-kulub-22-mart-2011 itü sözlük radyosunda özel yayın

http://www.mediafire.com/...0d07ba4d25fe710745d32c9dc akılda kalan kayıtlardan derleme


biraz müzik lütfen